Önsöz Arda Kısakürek

 

 1999 yılında çalışma hayatımızı kapatıp, köşemize çekildiğimizde, senelerce sanayide ve üretimde çalışmış kişiler olarak gönlümüzün rahat olması gerekirdi, ama öyle değildi. Ülkemizde ve dünyada olup bitenleri tam olarak değerlendiremiyor, bu ülke için ne yapılabilinir sorusu dönüp dolaşıp karşımıza çıkıyordu. Olup bitenleri daha iyi anlayabilmek ve yorumlayabilmek için Tarih’i öğrenmeye karar verdik.

 

Kendimizi yani “ bizi “ tanımak istiyorduk. Sanayide çalışırken ilkokul mezunu bile olmayan insanların, en ileri teknikleri ne kadar çabuk kavradıklarına ve bununla da yetinmeyip onları nasıl geliştirdiklerine defalarca şahit olmuştuk. Fedakârca, çoğu zaman kendilerini hiçe sayarak çalışıyorlardı. Hâlbuki pek çok şart aleyhlerine idi. Tek oda evlerine döndüklerinde uyuma imkânları olmamasına rağmen gece vardiya tutuyor, uykusuzluk ve yorgunluktan başları düştüğünde de, yakalanırlarsa, cezalandırılıyorlardı. Karşılığını yeteri kadar almadan durmadan çalışıyor ve aleyhlerine cereyan eden olayları büyük bir tevekkülle karşılıyorlardı. Onların, Kıbrıs olayları sırasındaki heyecanlarını ve bıraksalar nasıl atılacaklarını yaşamıştık. Haysiyetlerine ne kadar düşkündüler. Her cefaya katlanırlardı ama başkası “ ne der “ e dayanamazlardı. Tek istekleri güvendi, şerefleri ile başları dik yaşamak istiyorlardı. Yarı aç, yarı tok yaşamak sonraki bir şeydi ve çok da önemli değildi. Tek istekleri olan güven ve saygıyı onlara ne iş yerleri, ne de ülkeleri vermiyordu. Ama onlar, küçük karıncalar olarak, birbirine tutunuyor, yoktan var ediyor ve bunu fark etmiyorlardı.

 

Ramazanda oruçlarını tutuyorlardı. Fırsat bulurlarsa namaza gidiyorlardı. Ama kimseyi de bunları yapmıyor diye yargılamak akıllarından geçmiyordu. Dindar mıydılar, hiç anlayamadık. Dinlerini biliyorlar mıydı, sanmıyoruz. Peki, öyleyse yaptıkları neydi. Kendilerinden olmayanları ( başka din ve ırktan ) hiç yadırgamadan karşılıyor onlarla hemen kaynaşıyorlardı. Bunlar köylülükten yeni işçi olmuş insanlardı. Hala kökleri köylerdeydi. Aradan birkaç nesil işçi olarak geçmemişti ama onlar teknoloji ile hemen bütünleşmişlerdi. Ne kadar olgun ve ne kadar insandılar.

 

Kimse hakkında kötü söylediklerini görmedik. Hatta yapılan yanlışları bile, başkasını gammazlamak ağırlarına gittiğinden söylemezlerdi. Kendi hallerinde insanlardı. Kimse onların ne kadar fedakâr olabileceğini, nasıl onların bir kaplan kesilebileceğini anlayamazdı.

 

 

Peki, bizim insanımız böyle ise, niye dünya bizi düşman bellemişti. Biz ne yapmıştık ta, bizden bu kadar korkuluyor, tiksiniliyor ve uzak durulmaya çalışılıyordu. Hâlbuki savaş meydanlarında düşmanlarımızın bize saygı duyarak ayrıldığını biliyorduk. Biz Libya’da, Balkan Savaşında, Birinci Dünya Savaşında, İstiklal savaşında çarpışmış olan, öldürmüş, yaralamış ve yaralanmış olan, dedelerimizi, amcalarımızı tanımıştık. Onlar bize göre “ ensesine vur, lokmasını al “ insanlardı. Ufak, tefektiler, kimse onların Yemen’de, Galiçya’da, Kanal’da ve daha pek çok yerde aşsız ve kurşunsuz, sadece yüreği ile dövüştüğünü anlayamazdı. Kimse onların, gözlerinin önünde yaralı arkadaşları kesilirken, kurşunları olmadığı için yaralılarını koruyamadıklarını ama hep bunun acısı ile yaşadıklarını anlayamazdı.

 

Halk da gidenin arkasından yanık türküler yakıyordu. “ Ah o Yemen’dir. Gülü dikendir. Giden gelmiyor. Acep nedendir “. Giden gelmiyordu ama gencecik oğlanlar, ana koynundan askere güle oynaya yollanıyorlardı. PKK ile savaşıldığını, askere giden çocuk, arkadaş ve komşuların ölebileceğini, yaralanabileceğini, sakat kalabileceğini bile bile, otobüs garları festival yerine dönüyordu. Neydi bizi orduya bağlayan bağ. Neden biz kendimizi hep onun bir parçası hissediyor, onu bu kadar sevip, güveniyorduk.

 

Savaşmaktan başka bir şey yapmamıştık ta ondan mı, Avrupa bizi sadece kaba kuvvet olarak görüyordu. Bizim bulunulan gelişmişlik seviyesine katkımız var mıydı, varsa neydi? Sahi, gelişmiş bir dünyada mıydık? Gelişmişlik, televizyon, otomobil, çamaşır makinesi miydi? Bizim komşularımız, o birkaç kuruşla geçinen insanlar, misafir gelince neden yoktan var ediyorlardı.

 

 

Hiçbir şeyi doğru dürüst organize edemiyorduk. Sistem kurmak bizim harcımız değildi. Öyleyse, nasıl , gurbetçilerimiz kısa sürede işveren oluyorlardı. Meclisler kanunlar çıkarıyor, ama onları kimse uygulamıyor ve hemen kanunları delmenin yolları bulunuyordu. Bizi yönetmek ne zordu. Ama biz de birilerini yönetmeye neden bu kadar meraklıydık. İşin garibi, yönetimi kolayca ele alıyor ve etki alanımızı genişletiyorduk.

 

Halkımız örtünüyordu. Peki, kaç, göç var mıydı? Cinsel açıdan halkımızın geniş bir hoşgörü içinde olduğunu izlediğimizi sanıyorduk. Ama töre cinayetlerine ne demeliydik. Hala kan davası güdülüyordu. Kan davasında cezadan kurtulmak için küçücük çocuklarımızı hapse yollamaktan çekinmiyorduk. Hatta onları sanki hiç umursamıyorduk. Biz topluma duyarsız kişiler miydik?

 

 

Devlet Baba’dan durmadan bir şeyler istiyorduk da, devlete ne veriyorduk. İçimizde vergi kaçırmayan kaç kişi vardı. Devlet için canımızı veriyor ama paramızı vermiyorduk. Aramızdan birileri çıkıyor, deveyi hamutu ile götürüyordu. Biz de bunu Hollywood filmi seyreder gibi seyrediyorduk. Ama çok iyi fıkralar ve karikatürler üretiyorduk. Hayatla alay etmek, onu Karagöz perdesinde izlemek nasıl bir mirastı.

 

 

Dostumuz, kardeşimiz, birbirimizi en iyi anladığımız Ermeniler, bizi onların soyunu tüketmekle suçluyorlardı. Hâlbuki biz, karşılıklı feci olaylar olduğunu ama bu olaylardan hem Müslümanların ve hem de Ermenilerin çok zarar gördüğünü biliyorduk. Dedelerimizin anlattıkları hafızalarımızdaydı. Ne kadar çok Ermeni’ye, Anadolu’nun her yerinde evimizi açmıştık. Ölmüştük, öldürülmüştük ama hınç duymamıştık. Sahi biz herhangi bir ulusa hınç duyar mıydık? Biz tarihte kimsenin soyunu tüketmiş miydik? Neden, Ermenilerin yalanlarına diğer uluslar gönüllü olarak inanıyorlardı. Biz ayrım bilir miydik? Bizde toplum hafızası, dendiği gibi, yok muydu? Yoksa vardı da biz onu saklar mıydık?

 

 

 

Arda çocukken, Beylerbeyi’nde, Arabacılar sokağında yaşamıştı. Sokağın iki tarafında birbirine yaslanmış, köhne, iki katlı, ahşap evler vardı. Bu evlerin çoğunda kocalarını, babalarını cephelerde kaybetmiş dul yaşlı kadınlar yaşardı. Akşamleyin evlerden ut sesi ve yanık serhat türküleri yankılanırdı. Bu sokakta acı ve gurur vardı. Hanımlardan biri, Arda’yı evladı gibi seven Hayriye teyzenin annesi Huriye teyze, kurabiye yapar ve çocuklara masallar anlatırdı. Ama ne masallar “ Bir varmış, bir yokmuş, evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, ben annemin beşiğini tıngır mıngır sallarken… ‘.   Bal kızlar, yılan Şahmeranlar, Zümrüt-ü Anka kuşları, Kafdağı, kurt anneler, kız kaçıran ayılar, insanlar hayvanlar iç içe yuvarlanır giderlerdi. Uçan halıları, Sultan Süleyman’ı, sonradan Binbir Gece Masallarında veya Dede Korkut hikâyelerinde okuduğumuz pek çok masalın benzerini biz bu masallardan öğrendik. Onlarda şiddet yoktu, korku yoktu, fedakârlık, adalet, doğanın bütünlüğü, insanın yükümlülüğü vardı. Dürüstlük ve güven dilden dile aktarılır, toplumun hafızasında sağlam bir yer edinirdi. Bu masallarla büyümüş insanlar vahşi olabilirler miydi? Olurlarsa neden olurlardı.

 

  

Tarihi öğrenmeye çalışırken bir taraftan da notlar alıyorduk. Notlar birikince ve biz bir şeyler anlamaya başlayınca, daha önceki bilgilerimizin dışında bir süreç olduğunu fark ettik. O zaman bilgimizi, diğer insanlarla paylaşmaya karar vererek, yazmaya başladık. Yazdıklarımız, “ faydalanılan kaynaklar “ kısmında görüleceği gibi daha önce incelenmiş ve yazılmış bilgilerdi. Ancak biz onları bir araya getirerek, birbiri ile ilişkilerini ortaya çıkarmaya çalışarak ve zaman zaman yorumlayarak, bizim incelediğimiz kaynakları okumaya vakti olmayanlar için, bütünlük içinde bir özet hazırladık. Tarihte yeni bilgi ve yaklaşımlar şüphesiz ki bu konunun uzmanlarının yapabileceği bir işti. Ama bizim gibi farklı konuda eğitim görmüş ve ekmeğini kazanmış kişilerin de bilinenlere birikimleri ile bir katkı sağlaması mümkündü.

 

 

 

Biz tarihi incelerken ve yazarken, bunu Anadolu toprakları etrafında şekillendirmek istemiştik. Şimdi sizler birinci kitabı okurken, biz on altıncı cildin üzerinde çalışıyoruz. Tarihte epey ilerlemiş kişiler olarak, bu toprakların ne kadar değerli olduğunu daha iyi anlayarak, doğru bir yol tuttuğumuza seviniyoruz. İnsanın ilk toprağa yerleştiği yerlerden birindeydik. Dünyanın ilk devletlerinden birini kurmuştuk ve tüm tarih boyunca, çeşitli adlar altında özgün devletler kurup, yaşatmaya devam etmiştik. Helen Uygarlığına katkımız, Yunan ana karasından az değildi. İtalya’da kurulan Roma, ancak bu topraklarda yaşamaya devam etmişti. Bir sürü din bu topraklarda doğmuştu. Hıristiyanlığı bu topraklar kurmuştu. Müslümanlığa bu topraklar kendine özgü bir ufuk açmıştı. Bu topraklar aşkın topraklarıydı.

 

 

 

Okuyacağınız kitap, kendimizi aradığımız kitaptır. Olaylar zamanda dikey değil yatay incelenmiştir. Tarihten alınacak ders çoktur. Ama en önemlisi “ İnsan ne ekti ise kendi ekmiştir. İnsan ne ekti ise onu biçmiştir “.

 

 

 

Unutulmasın, tarih gösteriyor ki, iyi veya kötü her yapılanın sonuçlarını yapanlardan fazla gelecek nesiller görürler.

 

 

Mart 2009

 

Arda Kısakürek