11. Kitap
 
Cengiz Han
 
 
 
11. Kitap  

resimli      İNDİR
 
resimsiz    İNDİR
 
11. Kitap Alıntı

 

 

Anadolu’da asıl Türkleşme XIII. yüzyılda başladı. Bu sırada yeni Türk boyları gelmeye devam ediyordu. İşte bu sırada Türkler toplam nüfus içinde % 10’dan azdılar. Bu tarihlerde Anadolu nüfusunun 10 milyon küçüktü ve buna karşılık Türklerin sayısının 500 bin çıvarındaydı. Anadolu’nun nüfusu 10 milyondan azken, Rusya dahil Doğu Avrupa nüfusu 13 milyon, Batı Avrupa nüfusu ise 35 milyon çıvarındaydı.

 

Bundan sonra Anadolu halkının Türkleşmesi başladı. Bu Türkleşme birden bire olmadı. Ancak XX. Yüzyılda Türkiye Cumhuriyetinin kurulması zamanına gelindiğinde, nüfus içinde Türk olmayanlar % 30 kadardı (Kürtler, Ermeniler, Rumlar ve Levantenler). Türkiye Cumhuriyeti kurulmadan kısa bir süre önce, Birinci Dünya Savaşı esnasında büyük bir Ermeni nüfus Anadolu toprakları dışına çıkarılmıştı. Cumhuriyet kurulurken artık Anadolu’da kayda değer bir Ermeni nüfustan bahsedilemezdi. Cumhuriyetle birlikte Ortodokslar Yunanistan’a gittiler, sonra da mübadeleye tabi tutularak, geri kalanlar da Yunanistan’a yollandı. Yunanistan’a yaklaşık 1,5 milyon Ortodoks gitmişti.

 

Anadolu’ya gelen Türk boyları doğal olarak öncelikle Doğu Anadolu’ya yerleştiler. Daha önce Soğd’da olduğu gibi, başlangıçta kentler yerli halka kaldı. Türk boyları kırsal alanda göçebe yaşamlarına devam ettiler. Bu göçebeler daha sonra Anadolu’nun güneyindeki Toros dağlarına sürüleceklerdir. Artık göçebelerin yeni yaylası Toroslardı. Kışın Pamfilya, Kilikya ve Ege ovalarına inip, yazları yaylalara çıkıyorlardı. Göçebelerin hareketlendiği bölgeler de, yerleşikler tarım alanlarını terk ettiler. Böylece eskiden yılda birkaç kez ürün alınan yerler terk edilmiş oldular. Türkler gelirken meşhur bozkır arabaları olan “ yüksek tekerlekli “ arabaları ile gelmişti. Bu arabalar bir süre daha Anadolu’da Türklerin yanında kaldı. Türkler arabalarını terk etmiyorlardı ama dünya kervana dönmüştü. Eskiden Roma’nın meşhur yollarında arabalar giderdi, şimdi ise kervanlar yol alıyorlardı.

 

Malazgirt savaşından sonra Anadolu’ya, bir 20 yıl kadar, çok yoğun Türk akınları olmuştu. Bu akınlar daha önce anlattığımız “ amaç üzüm yemek, bağcıyı dövmek değil “ felsefesi yapıldığından Anadolu için yıkıcı olmamıştır. Büyük halk kitleleri korkutulmamıştır, böylece onlar da kaçmamışlardır. Kentler yakılıp, yıkılıp, tahrip edilmemiştir. Sulama sistemleri, Ormanlar yok edilmemiştir. Anadolu’da ormanların yok oluşu çok daha sonralara rastlamaktadır ki sırası geldiğinde anlatılacaktır. Meydana gelen zararların çok yüzeysel olduğunu yüz yıl sonra, XIII. Yüzyılın başında, Anadolu’nun dünyanın en mamur ve en zengin bölgelerinden biri olmasıyla bilinmektedir. Akınlar sırasında büyük tahribatlar olsa idi, yüz yılda böyle bir kalkınma sağlanamazdı. Ama bu fırsattan istifade şunu söylemek gerekir ki, daha önce de defalarca görüldüğü gibi ve bundan sonra da görüleceği gibi, Anadolu ne zaman nefes alabilecek bir 4 – 5 yıl bulsa, hemen kalkınır ve hiç umulmayacak kadar zenginleşir. Bu böyle ola gelmiştir ve kimsenin de aklı buna yatmamaktadır.

 

Türkler Anadolu’ya girerken, onların önü sıra Anadolu’da bir nüfus hareketlenmesi olduğunu da biliyoruz. Hatırlanacağı gibi Ermenistan’dan ayrılan bir kısım Ermeniler Kilikya’ya giderek, orada yerleşmişlerdi (Küçük Ermenistan).

 

Anadolu’nun Ortodoks nüfusu ise pek kaçmadı. Onlar kentler de ve kırsal da kalmayı tercih ettiler. Kaçanlar olmuşsa da bunlar kısa sürede geri dönmüşlerdi.

 

Türkler başlangıçta kıyılarla da pek ilgilenmemişlerdi. Kıyı ovaları ve limanlar yerli halka kaldı. Türkler daha sonra Antalya ve Sinop gibi bazı limanlardan ticaret yapmaya başladılar. Türklerin dış ticaret için yararlandıkları limanlar dışında pek çok liman kullanılmayarak yok oldu gitti. Bu yok olan yani doğaya terk edilen limanların pek çoğu antik çağdan kalma limanlardı. Bunların terk edilmesindeki esas nedenin, nehirlerin denizi doldurarak, liman kentlerinin limanlık vasfını yok ettiklerini daha önce anlatmıştık. Gittikçe denizden uzaklaşan bu antik kentler, Türklerden de ilgi görmeyince iyice boşalıp, tarihe mal oldular.

 

Anadolu Selçuklu devleti kurulduktan sonra yerli Ortodoks nüfus ve Türkler bir arada uyum içinde yaşamaya başladılar. Anadolu artık Avrupalılar için Türkiye’ydi. Müslümanlar için ise Rum (Romalı) ülkesiydi. Ahi teşkilatının ve zaviyelerin kurulması ile Müslüman olmayan nüfus Müslüman olmaya başlamıştı. Bu nüfus din değiştirdikten kısa süre içinde dil olarak Türkçeyi de kabul ederek Türkleşiyordu. Evlenmeler sonucu da 2 -3 nesil sonra herkes bir pota da eriyerek kimlik sorunu kalmıyordu.

 

Altun-aba vakfiyesi kayıtlarına göre, Selçuklulara esir düşen düşman askerleri zamanla büyük makamlara ve hatta emirlik makamına çıkabiliyorlardı. Bunların içinde sancak sahibi olanlar vardı. Altun-aba vakfiyesi bu hususa dikkati çektikten sonra, Anadolu’da Selçuklu yönetimindeki büyük beylerin çoğu, onların oğullarıdır diye akıl yürütür. İbn Bibi, Süleymanşah ve Keyhüsrev zamanında, her yıl 100 bin insandan fazlasının kendi istekleri ile İslamiyet’i seçtiğini belirtir. Bizce bu sayı abartmalıdır, ama yine de her yıl pek çok Anadolu insanının Türkleştiği kabul edilmelidir.

 

 

11. Kitap Hakkında

 

Türkler Çin’in kuzeyinden Batıya göçüp, şimdiki Moğolistan’da Türk yoğunluğu azalınca, Türklerin Anayurdunda çoğunluk Moğol kabilelerine geçmişti. Bu sırada hiç hesapta olmayan ve hatta en ufak bir emaresi bulunmayan bir olay gerçekleşti. Cengiz Han ortaya çıktı. Moğolları ve Türkleri birleştirerek, dünyayı fethetti. Avrupa’nın ortalarından Büyük Okyanusa kadar nerede ise eski dünyanın tümünü ele geçirdi. Sadece Afrika kıtası elinden kurtulmuştu.

 

Moğol istilası yıkıcı, yakıcı ve yok ediciydi. İnsanları öyle işkencelere tabi tuttular ki ölmek istenen bir durum haline geldi. Bir Moğol askeri öldürüleceğini bilen esirlere “ burada beni bekleyin “ diyip gidiyor, kimsenin aklına kaçmak gelmiyordu. Cengiz Han için mutluluk: “ düşmanı yenmek, malını mülkünü almak, düşmanın atlarına binmek, kızını ve karılarını öpmek… “ di.

 

Moğol fırtınasının çekirdeği oluşurken, Büyük Selçuklu devleti de kurulduğu gibi hızla sona erdi. Kuran da, yıkan da Oğuzlardı. Moğol istilasından önce iki okyanus arasında Türkçe konuşuluyordu. Her yerde Türk devletleri vardı, Türkler yönetiyorlardı. Bu meyanda Anadolu’ya gelen Türkler de yerli halkı Türkleştirerek, Anadolu Türklüğünü gerçekleştirmişlerdi. Moğolların önü sıra anayurtlarından kopan Türkler de durmadan Anadolu’ya geliyor, kaynağı besliyorlardı.

 

Bu sırada Suriye ve Filistin’e Haçlı seferleri devam ediyordu. Anadolu yolunu Türkler kapattıklarından, Haçlılar artık deniz yolunu kullanıyorlardı. Ancak Müslümanlar daha organizeydiler. Selahaddin Eyyubi, Kudüs’ü Haçlılardan geri aldı. Müslümanlar, Kudüs’ü aldığında, umulan olmamış, Haçlılara misilleme ve katliam yapılmamıştı. Ama Avrupa Hıristiyanları hala Kudüs’ü geri almanın hayallerini kuruyorlardı. Selahaddin Eyyubi sadece Kudüs’ü almamış, Fatımi devletine de son vererek Eyyubi devletini kurmuştu.

 

Anadolu’da Rum Selçuklu devleti üstünlüğü ele almıştı. Doğu Roma İmparatorluğu ile bazen paslaşıyor, bazen dövüşüyorlardı. Balkanlarda Macaristan devleti gittikçe kuvvetleniyordu. Sırbistan bağımsızlığı kazanmış, zaman zaman etkili bir güç olmuştu. Doğu Roma içinde ise büyük toprak sahipleri yine ipleri ellerine almışlardı. Doğu Roma köylüsü perişan haldeydi. Buna karşılık Rum Selçuklu devleti topraklarını Hıristiyan köylülere açmıştı. Hıristiyan köylüler, Selçuklu topraklarına göç ediyorlardı.

 

Fütuvvet ile iç içe giren Ahilik Anadolu kentlerinde örgütleniyor ve bir taraftan da sufi özellikler kazanıyordu. Anadolu’da yeni yerler Selçukluların veya diğer Türk beyliklerinin eline geçtikçe, Hıristiyan kentler Ahi örgütündeki din adamlarınca kuşatılıyorlardı. Böylece kentlere gelen Müslümanlar daha adımlarını kente attıklarında onların her işini halleden bir örgütle karşılaşıyorlardı. Bu yeni gelenlerde büyük bir güven duygusu uyandırırken, Hıristiyanların da özlem duymalarına yol açıyordu.

 

IV. Haçlı seferi, Kudüs yerine Constantinopolis’i vurdu. Doğu Roma’nın başkenti soyuldu, yıkıldı ve boşaldı. Burada ömrü 57 yıl olan bir Latin krallığı kuruldu. Latin işgalinden kaçanlar İznik krallığını, Trabzon İmparatorluğunu ve Selanik devletini kuruldular. Latin krallığı ile birlikte Doğu Roma İmparatorluğu bitiyor, küçük bir devlet olan Bizans dönemi başlıyordu.

 

Kıpçaklarla güçlenen Gürcü devleti genişleyerek Kafkaslara ve Kuzey Doğu Anadolu’ya hakim olmaya başlamıştı. Kilikya’daki Ermeni prensliği bir süre Haçlılarla birlik olmuş, sonra Antalya kontluğundan korkarak onlarla mücadeleye girişmişti. Papanın araya girmesi ile Ermeni Haçlı işbirliği yerleşti.

 

Bu dönemde Müslüman dünyasında felsefe zayıflarken, ortaya Endülüs’ten İbn Rüşt çıkmıştı. İbn Rüşt Yahudi ve Hıristiyan dünyada etkili olurken aynı etkiyi Müslüman dünyada gösteremedi. İbn Rüşt’ü Haham Moses ibn Maimon takip etmişti. Ancak o da Yahudi toplumunda geniş bir kabul görmedi.

 

Müslüman toplumda Şahabeddin Suhreverdi yetişmişti. Gazali tarafından Sünnilerle barıştırılan sufilik, Suhreverdi ile daha çok iç içe girdi. Ama Sünniler hala yeteri kadar kendilerinden emin değildiler. Suhreverdi de Hallaç gibi dinsizlik suçlaması ile öldürüldü.

 

Sonra Muhiddin Arabi geldi. Başlangıçta bir azınlık hareketi olan sufizm, Muhiddin Arabi’den sonra, tüm İslam dünyasında yaygın ve saygı gören bir inanç haline gelmişti. Bundan sonra, pek çok sufi tarikat kurulacaktı. Müslüman dünyada sufi olmayan tarikatlar da vardı. Bunlardan biri de kendini Ahmet Yesevi’ye bağlayan Nakşibendilik’di. Bu tarikat gelecekte Anadolu Sünniliğinde çok etken olacaktır.

 

Japonya’da ise Amida Buda gelişiyordu. Japonya’da çeşitli sıkıntılar içinde boğuşan halk, Amida Buda’da avunabileceği, sarılabileceği bir gelecek bulmuştu. Bu sıralarda Çin ile Japonya arasındaki ilişkiler de zayıflıyordu. Japonya’da İmparator, Şogunun (Şogunların) sert vesayeti altına girmişti. Dönem Şogunlar dönemiydi. Çin’den Japonya’ya Zen mistik düşüncesi girmiş, bu da Japonya sanatının görüş açısını değiştirirken Çay Kültürüne de yol açmıştı. Artık Çay serenomisinin Japon hayatında özel bir yeri vardı.

 

Güney Doğu Asya’da Khmer İmparatorluğu ve onunla beraber linga kültürü yükselmişti.

 

Doğu Batı ticareti genelde deniz yoluna kaymıştı. Bu ticarette önde olanlar Araplardı. Çin gemileri ise Hindistan ve Afrika’ya kadar gitmeye başlamıştı.

 

Bolonya Avrupa’nın hukuk öğretim merkezi haline gelmişti. Buradan laik hukuk adamları yetişmeye başladılar. Alman kralı Heinrich, Palermo’da Normanlardan miras kalan Sicilya Krallık tacını giydi. Sicilya’nın Alman devletine katılması ile Heinrich güçlü bir İmparatorluk kurmak için önemli bir adım atmıştı. Şimdi Papa ve Heinrich, Hıristiyan dünyanın liderliği için ve kim kime tabi olacak diye çekişiyorlardı.

 

İtalya birbirinden bağımsız ve birbiri ile ilgisiz kent devletleri vardı. Fransa ve İngiltere de ise krallıklar hızla, kendi yönetim organlarını da kurarak gelişiyorlardı. İngiltere’de kralın keyfi davranışlarını sınırlayan “ Magna Carta “ 1215 yılında yazıldı. Magna Carta, İngilizlerin krallığa karşı haklarının kökeni olacaktı.

 

Katolik Kilisesinin tutumu ve Hıristiyan din adamlarının doymak bilmez iştahları, Batı Avrupa’da yeni mezheplerin oluşmasına ortam hazırlıyordu. Bazı mezhepler kanla ezildiler. Dominikenler ve Fransiskenler gibi bazıları da Papalıkla kol kola girdiler.

 

1231 yılında Papa IX. Gregory “ Mezhep ayrılıklarının Kötülüklerini Soruşturma “ adını taşıyan özel bir adalet mekanizması kurdu. Bu işi Dominiken rahiplerden oluşmuş bir komisyona havale etti. Komisyon daha önce Normandiya’da kullanılmış olan yeni bir yargılama usulünü kullandı. Bunun adına Engizisyon (soruşturma) dendi. Artık Hıristiyan dünyada işkenceler, diri diri yakmalar başlamıştı. Papalığın kurduğu Engizisyon, dünyanın gördüğü en iğrenç, acımasız ve zalim kuruluştu.

 

Yahudiler Avrupa’da itilip, kakılmaya devam ediliyorlardı. Servetlerine el konuyor, kentlerden ve ülkelerden sürülüyorlardı. Yahudi mistikler çoğalmıştı. Mistikler, bilginin ustadan öğrenciye aktarıldığı gizli bir disiplin içindeydiler. Buna “ Kabbala “ veya “ devralınmış gelenek “ adını verdiler. Kabbala binlerce yıldır yapılan çalışmaların bir ürünü olarak ve adını alarak varlığını ortaya koydu.

 

Amerika kıtasında Maya konfederasyonu Cocomlar tarafından bozulmuştu.

 

 

11. Kitabın içindeki konulardan bazıları şunlardır:

 
  • Türk akınları
  • Esaret
  • Börte
  • Poloveç dansları
  • Doğu Roma
  • İbn Rüşt
  • Nakşibendilik
  • Endülüs etkisi
  • Moses İbn Maimon
  • Suhreverdi
  • Amida Buda
  • Şogun
  • Rum Selçukluları
  • Karimi
  • Kudüs Müslümanların
  • III. Haçlı Seferi
  • Cengiz Han
  • II. Kılıç Arslan
  • Fransa Krallığı
  • İngiltere Krallığı
  • Büyük Selçukluların Sonu
  • Batı Avrupa’da gelişmeler
  • II. Rüknettin Süleymanşah
  • Gıyaseddin Keyhüsrev
  • Tatarların sonu
  • Moğol Ordusu
  • Kraliçe Thamara
  • Alienor
  • Constantinopolis’de Latinler
  • İnsan eti ile beslenme
  • Delhi Sultanlığı
  • Moğolların dünyayı fethi
  • Harzemşahlar
  • Harzemşah Halife Çekişmesi
  • Muhiddin Arabi
  • Haçlı Seferlerinin sonuçları
  • Cengiz yasası
  • Magna Carta
  • Papa iktidarı
  • Ahiler
  • Anadolu Selçuklularda Para
  • İki Okyanus arasında Türkçe konuşuluyor
  • Anadolu’nun Türkleşmesi
  • Anadolu’da mimari değişim
  • Türk Kadını
  • Ak Koyunlar
  • Kara Koyunlar
  • Cengiz Han Batıya yürüyor
  • Alaeddin Keykubat
  • Moğollar Ceyhun’u aşıyor
  • Moğollar ve Türkmenler
  • Moğol Orduları Rus Steplerinde
  • Fahreddin Berhamşah
  • Cengiz Hanın ölümü
  • Ögeday
  • Kabbala
 
 
11. Kitap  

resimli      İNDİR
 
resimsiz    İNDİR